Google+

Yaşayan Müzelerin Dönüşü

004-r

Beş yıl büyük savaşlara sahne oldu. İnsanlığın tüm çabasına rağmen şehirler teker teker düştü. Hayatta kalanlar kırsal alanlara sığındı. İnsanlar hayatta kalmak için küçük gruplar halinde birleşti ama sonra o gruplar birbiriyle savaşmaya başladı.

Salgın hastalık gibi başlamıştı her şey. Yolda yürürken yanınızdaki insan acılar içinde kıvranır, yere düşer ve kalktığında zombi oluyordu.

İlk nerede, ne zaman ve nasıl başladığı bilinmiyor. Her şey hızla oldu. Çok hızlı. Hastalık bir anda dünyanın dört bir yanına yayıldı. Alınan tüm önlemler yetersiz kaldı. Isırıkla bulaşan bu hastalıktan korunmanın tek yolu, size doğru çürümüş vücuduyla yürüyen, bir zamanlar insan olan zombinin kafasına öldürücü bir darbe indirmekti. Yaşamak için yapmanız gereken tek şey ısırılmamaktı. Bunu çok az insan başarabildi.

Ben ve eşim şanslı olanlardandık.

Salgının ilk haftası evden çıkmadık. Hayatımızdaki herkesi deli gibi merak etsek de hayatta kalma isteği daha ağır bastı. İlk şoku atlattıktan sonra ne yapacağımızı planladık. Silahlar icat ettik. Süpürge sopasının ucuna bıçak monte ettik. Büyük bıçakları el yapımı kemerlerimize yerleştirdik. Eşimin beşinci evlilik yıldönümümüzde aldığı güzeller güzeli, yekpare gövdeli gitarımın gövdesine balta şeklini verdim. Çantalarımızı konserve ve dayanıklı ama bol katkı maddeli yiyeceklerle doldurduk. Organik beslenme değil hayatta kalma önemliydi. Geçmişi, anıları ve insanlık tarihindeki yerimizi geride bıraktık. Savaşacaktık.

Küçük kırmızı arabamız bizi yakındaki silah mağazasına götürdü. Medeniyetin olduğu zamanda evine silah sokmak istemeyen eşim uzun namlulu otomatik tüfeği sahiplendi hemen. Ben de iki otomatik tabanca ile bir dürbünlü tüfek ve büyük bir kamayı evlatlık edindim. O silahlar güvenlik yanında güç de verdi. Gücümüzü içi zombi dolu daha büyük bir araç edinme de kullandık. Dükkanlardan yeni ve çok daha fazla katkılı yiyecekler ve ilkyardım malzemeleri aldık. İkimiz de ne silahları ne de savaşmayı severdik ama dışarı çıktığımız ilk gün yüzden fazla zombi öldürdük. Tam sayıyı bilmiyorum. İnsan bir süre sonra saymayı bırakıyor.

Yollarda zaman zaman sağlıklı insanlarla da karşılaştık ama kimseye güvenmedik. Aptalı oynadık. Selamlaşmadık, konuşmadık. İşimizi halledip eve döndük.

Üçüncü yılın sonunda devletin Gotham’da sağlıklı olanlar için bir kamp oluşturduğunu duyduk. Orayı kontrol etmeliydik. İkimiz de otoriteyi sevmezdik ama güvenli bir yere ihtiyacımız vardı. Kampta bizi gayet iyi karşıladılar ve uzun bir aradan sonra rahat bir uyku uyuyabildik. Bir daha eve dönmedik.

Dördüncü yılda büyük ülkeler tedavi geliştirdiklerini müjdeledi. Dünyanın sonu gelse de G8 hala hayattaydı. Sonsuza kadar da hayatta kalacaklardı. Onlar uzak evrende yeni koloniler kurarken bizler çöle dönmüş dünyamızda yaşama savaşı verecektik.

Salgının başlamasından dört buçuk yıl sonraydı, tedavi tüm ülkelere gönderildi.  Artık kimse hastalanmayacaktı. Hayatın normale dönmesi için bir umut doğdu.

İlginç olan ve bana bu satırları yazdıran, G8 kararları ülkeye ulaştığında bu ülke sınırları içinde mesleğime ilk defa önem verildiğine şahit olmamdı. Kim derdi ki bir hastalık bu ülkenin müzecilik tarihi için dönüm noktası olacak.

Kararlarda barınma, güvenlik ve diğer insani ihtiyaçların sağlanmasının yanı sıra, müzeler dahil bütün kültürel varlıkların envanterlerinin çıkarılması ve güvenli yerlere taşınması başlığı da bulunuyordu. Çünkü müzeler dünya tarihini, toplumsal ve ekonomik tarihi saklayan kurumlardı ve tüm dünyanın salgından önceki belleğini müzeler, arşivler ve kütüphaneler oluşturuyordu. Kültürel miras yıllarca dijitale aktarılarak zamana ve mekana karşı korunmaya çalışılmıştı. Oysa şimdi internet çok eskilerde kalmıştı ve geri gelmesi için biraz daha fazla zaman gerekecekti.

Kararı duyduğum günü hatırlıyorum. Çok şaşırmıştım. G8’in kararına değil. Bizim hükümetin bu işi ciddiye almasına. Meğer küresel yardımların ülkeye gelmesi için bu kararlara uyma zorunluluğu varmış. Ayrıntıları bilmiyorum. Merak ettiğim de pek söylenemez.

Bu görev için bir ekip kurulması kararlaştırılmıştı. Benim dışımda kaç müze uzmanı, arkeolog, sanat tarihçi ve müzebilimci hayatta kalmış olabilirdi ki? Hayatlarımız normal seyrinde ilerlediği zamanlarda sayımız ne kadardı?

Neyse ki ekip kurulabildi. Müzeciler farklı uzmanlıklara sahip kişilerdi. Ama bu salgın, onların hayatta kalma uzmanları olduklarını da gösterdi.  Bu insanlar kurumlarında hayatta kalmayı başarırlardı. Çok düşük bütçelerle büyük işler yapanlarımız vardı.

Salgın, insanların her köşe başında ölümü görmelerine neden olmuştu. Güçlü olanlarımız bununla başa çıkmayı başarmıştık. Önce akıl sağlığımızı korumuş sonra da yaşamlarımızı sürdürme yollarını aramıştık ve başarılı olmuştuk. Oysa biz müze uzmanları için hayatta kalmaya çalışmak gündelik hayatımızın bir parçasıydı. Salgın sadece araçlarımızın değişmesine yol açmıştı. Müzeci türünün sonunu getirmek için basit bir salgın yeterli olmazdı. Göktaşı gerekirdi.

Ekiple tanıştırıldım. Bazılarını beş yıldır görmemiştim. Bazılarıyla da yeni tanıştım. Benim dışımda arkeolog yoktu. Sanat tarihçilerinden de kimse yoktu. Dört müze uzmanından biriydim. İki tanesi devlet müzesinde, iki tanesi de özel müzede çalışmışlardı. Bir akademisyen hayatta kalmayı başarmıştı ki buna şaşırmıştım.

Akademisyenler dört duvar arasında internetin arama motorları ile kalın kitaplar arasında gerçek dünyadan o kadar kopuklardı ki, zaten zombilerden farkları yoktu.  Her zaman sırt çantalarında kitaplarla dolaşırlar ve çevrelerinde olup bitenlerden habersiz yazılarını yazarlardı. Bir kurumu sadece görüldüğü şekilde kabul ederlerdi. Çünkü onların pratikle ilişkileri sınırlıydı. Oysa kurumların sahip oldukları tüm hastalıklar damarlarında ve iç organlarındadır. Yüzü güzel, cildi pürüzsüz olan kurum kusursuz olmayabilir. Ama bu çoğu akademisyen için bilinmeyen bir dünyadır. Buzdağının zirvesini görürler. Onlar için kurumun ödül alması çok iyidir.  Ama bilmezler ki ödül alan kurum personelin ihtiyaçlarını karşılamaz, düşük ücretle çalıştırır ya da üç kişinin işini tek kişinin üzerine yıkar. Neredeyse her sene yönetici değiştirmesi ya da sadece kayıtlı koleksiyonu dışındaki tüm koleksiyonlarını çürümeye terk eden kurumlardan habersizdirler. Haberleri olsa da onları eleştirmezler. Bizim ekipteki akademisyen hayatta kalmıştı ya, belki de bu onun duvarlar arasında yaşamakla yetinmediğinin kanıtıydı. Neyse, konumuz bu değil.

Valilik mesleki özgeçmişlerimize bakma ihtiyacını hiç duymadı, çünkü fazla seçenekleri yoktu. Sınava da sokmadılar. KPSS’ler çok geride kalmıştı.

Toplam altı kişiden oluşan ekibin görevi basitti: Müzelerin güvenliğini sağlamak, hasar tespitinde bulunmak ve envanter çıkarmak. Valilik için bu ciddiye alınması gereken ve tehlikeli bir görevdi. Bizim içinse normal hayatta yaptığımız, standart işti. Tek farkı bunu silahlar eşliğinde yapmaktı. Sonunda avantajı elimize geçirmiştik.

Valilik bize araç verdi ama koruma veremeyeceklerini söylediler. Zaten ne zaman doğru düzgün destek olmuşlardı ki bize? Diğer ülkelerde müzeleri güvenlik altına almak için hevesli olduklarına emindim, ama burada pek heves yoktu. Ne zaman oldu ki?

Silah kullanmayı bilen var mı, diye sormuştu valilik güvenlik şefi. Benim dışımda sadece bir kişi silah kullanmayı bildiğini söyledi. Bize otomatik silahlar, gece görüş gözlükleri ve diğer gelişmiş askeri teçhizatları verdiler. Grubu biz koruyacaktık.

Önden biz gidecektik. Ortamı güvenli hale getirdikten sonra çalışmaya başlayacaktık.

Yola çıktık. Ara yollardan yavaş ama emin bir şekilde şehre ilerledik. Yollar bozuktu. Kalitesiz asfalt kullanılırsa böyle olur, diye düşünüyordum aracı yolda tutmaya çalışırken. Neyse ki yanmış, hasarlı araçları yolun kenarına çekmeyi akıl edebilmişlerdi. Her yer ceset doluydu ama bu görüntü o zamanki hayatın normali olmuştu. Akşamüstü şehir merkezine vardık. İlk hedefimiz bir zamanlar önemli müzelerin bulunduğu bölgeyi araştırmaktı. Geceyi Nal Meydan‘ında aracın içinde geçirdik. Toma’dan bozma aracın içinde güvendeydik.

Sabah olduğunda ilk durağımıza ilerledik. Burası yerel halktan çok turistlerin ziyaret ettiği müzelerimizden biriydi. Geleni gideni pek olmazdı. Bu yüzden zombi sayısının az olacağını düşünmüştük. İlk defa müze ziyaretçi sayısının düşük olmasına mutlu olmuştuk.

Narman Yokuşu’ndan çıkıp müzenin büyük demir kapısının önünde durduk.

001a

“Şimdi ne yapıyoruz,” dedim arkada oturan arkadaşlara.

Silahlı diğer arkadaşım “İçeri gireceğiz, binaları teker teker temizledikten sonra çalışmaya başlayacağız” dedi. Benden daha gençti ve önceki hayatında özel müzede çalışmıştı. Özel müzede çalışmak demek en az iki en çok dört personelin işini yapmak ve bunun karşılığını alamamak demekti. Her daim kafaları işle dolu olurdu ve hızlı davranmak zorundaydılar ki bu onları diğer meslektaşlarından ayırıyordu. Uzun süren ve komün şeklinde yapılan kahvaltılar ile çay- kahve molalarına karşın masa başında hızla yenilen yemekler vardı. Bazı ülkelerde müzecilik zombiler gibiydi. Nereden tutulsa elde kalıyordu.

“Bu çok riskli olur”, dedi bir zamanlar akademisyen olan arkadaşımız.

“Risk demişken”, dedi daha önce sözlü tarih çalışmalarında bulunmuş olan. “Müzelerin Zombi istilası için risk yönetimi yok değil mi?”

Buna çok güldük.

Aracın içindeki herkes deprem için bile risk yönetimi uygulamayanların zombi istilası için risk yönetimi uygulamaya ikna edilemeyeceğini biliyordu. ICOM kararı bile olsa.

Gözümdeki yaşları sildikten sonra “Kapıdakileri temizleyelim”, dedim.

Kapının arkasında, parmaklıklardan kollarını uzatan, bir zamanlar müze güvenlik görevlisi oldukları parçalanmış kıyafetlerinden anlaşılan zombiler vardı.

004a

Tüfeğin namlusuna mermiyi verdim. Belimdeki şarjörleri kontrol ettikten sonra arkadaşıma baktım. Tüfeklerimizi tek atışa ayarladık.

Hazırdık.

Araçtan indik. Nişan alır pozisyonda kapıya doğru ilerledik. İkimiz de profesyonel değildik. Hedeflerimizi vuracağımıza emin olana kadar yaklaştık ve dört zombiyi yere indirdik.

Gişelerden geçtik. Dikkatliydik. Müze kartların bir önemi yoktu ya da sesli rehberlerin.

İlerledik.

Taş döşeli müze bahçesi her zamanki gibi sessiz ve huzurluydu. Birkaç kedi bile gördük. Yerdeki cesetlerin üzerinden geçtik. Bunu parkta yürüyor gibi rahat yapmamız bizi insanlıktan çıkarmazdı. Hala insandık ve insanlık için çalışıyorduk. İnsanlığın devamlılığı ve hafızasını korumak için.

Sessiz olmalıydık. Zombilerin seslere geldiğini biliyorduk. Elimle müzenin krem renge boyanmış, ana kapının solunda bulunan binasını işaret ettim. İlk oraya girecektik. Arkadaşımın oraya ilerlediğini görünce onu korumak için müze bahçesinin geri kalanını kontrol etmeye başladım. Durum içler acısıydı. U şeklindeki ana binanın neredeyse tüm camları kırılmıştı. Büyük, gösterişli, dört sütunla süslenmiş kapının yanında duran heykeller kaidelerinden düşmüş ve parçalanmışlardı. Tüm bina sarmaşıklarla sarılmıştı.

Arkadaşım fısıldayarak bana seslendi.  O yöne döndüm. Binaya tırmanan merdivenin iki yanındaki aslan heykelleri sağlamdı. İnsanlardan sonra şimdi de zombileri izliyorlardı.

006a

Merdivenlerden çıkıp kapıdan girdik. Sola döndük. Bir kaç vitrinin kapıları açıktı ve içlerinden bazı nesnelerin alındığı belliydi. Bu zombi işi değildi. Hiç bir zombi bilinçli koleksiyoner olamazdı. Olsaydı, onları öldürmeye devam etmezdik.

Salonda ilerledik. Bir vitrinin camı kırılmış, içindekiler sağa sola rastgele saçılmıştı. Bir zamanlar vitrinlerin içinde duran ve onlardan sorumlu uzmanın dünyadaki varoluş nedeni olan nesneler, binlerce yıl sonra ilk defa kamuya bu     kadar yakın olmuşlardı.

010a

Yaşayan birisi olup olmadığını kontrol etmeliydik. Düşük bir olasılık olsa da araştırmalıydık. Müzelerdeki araştırmaya yeni bir soluk getirmiştik.

009a

İlerlediğimizde üç zombinin bir et yığını üzerine çöreklendiğini gördük. Birbirimize baktıktan sonra ben tek el, arkadaşım iki el atış yaptı. Et tazeydi ama tanınmaz haldeydi. Bir çanta vardı. Uzandım. Çantayı açtım.  İçinde özenle sarılmış nesneler vardı. Büyük ihtimalle ilk gördüğümüz vitrinden alınmış nesnelerdi bunlar. Hırsız mıydı, yoksa nesnelerden sorumlu ve onlara takıntı derecesinde bağlı olan uzman mıydı? Bunu bilemeyeceğiz.

Çantayı alıp omzuma astım. Müzeyi araştırmaya devam ettik.

Depoya inen karanlık merdivenler gece görüş gözlükleriyle yeşile büründü. Her adımımı dikkatli atmalıydım. Karşıma çıkacak bir aylak, ben panzehire ulaşana kadar beni de onlardan biri haline getirebilirdi.

012

Depo nemliydi. Metal raflar paslanmıştı. Başımı yukarı kaldırdım. Tesisat borularından su akıyordu. Oysa müzelerde akıtmaz ve yanmaz malzeme kullanılmalıydı. Belli ki ne havalandırma ne de iklimlendirme sistemi vardı.

Neyse, diye düşündüm. Şu an için önceliğimiz bu değildi. Zombileri temizledikten sonra dünyayı yeniden kuracaktık. Tüm insanoğlunun kültürel değerlerini mezarlardan çıkaracak ve   daha barışçıl müze yapısında muhafaza edecektik. Ülke bu sefer bunu göz ardı edemeyecekti. Uluslararası yardım almaya devam edebilmek için bunu yapmak zorundaydı. O an geldiğinde çok fazla çalışacaktık ve bunun için elimizi kana bulmamız gerekiyordu.

Depodaki dar rafların arasında hareket etmek neredeyse imkansızdı. Felaketten önce burada nasıl çalıştıklarını merak ettim. Depo buluntusu diye bir müzecilik kavramı olan ülkede depoları nasıl görmeyi bekliyordum ki? Bazen çok saf olabiliyorum. Müze depoları nesneleri yığmak için kullanılırdı. Asla geçici misafirhane olmamıştı.

Pişmiş toprak kapların arasından geçerken raflardaki etiketler dikkatimi çekti. Bazıları elle, bazıları bilgisayarla yazılmıştı. Barkod sistemi yoktu. Ne dolaplarda ne de raflarda. Beşinci dolabın üçüncü rafı yeterli görülmüştü demek ki.

Arkamdan bir hırlama sesi geldiğinde müzeci kimliğimden bir anda sıyrılıp yeniden avcı oldum. Bu geçişin hızı beni bile şaşırttı. Arkamı döndüğümde bir zamanlar kısa, küt saçlı, yaşlı bir kadın olan zombinin ağzından salyalar akıtarak bana baktığını gördüm. Silahımı kaldırdım. Sıkı tutuyordum. Kolum dümdüzdü. Silahı bir araç olarak değil, bedeninin bir parçası olarak düşünüyordum. Nefes al, tut ve tetiği çek, ardından nefesini bırak. Öldürdüğüm zombilerin sayısını tutmayı bırakmıştım. Ama hala korkuyordum.

Zombi belli ki bir zamanlar burada çalışıyordu. Hatta belki de bu depodan sorumluydu. Sorumluluğunda olan tüm nesneler hakkında en az bir yayın yapacağına kendini inandıran, ama bunu hiçbir zaman gerçekleştiremeyen bir çalışandır. Belki de sırf onun bu takıntısı yüzünden birçok araştırmacı, birçok öğrenci müzenin kapısından eli boş dönmüştü. Fetişizm müze uzmanları arasında yaygın görülen bir hastalıktı.

Bir zamanların müze uzmanı zombi sarsak adımlarla üzerime gelmeye karar verdi. Nefes aldım. Tuttum. Tetiği çektim. Silahın patlama sesi tüm depoda yankılandı. Zombi yere yapıştı. Ek bina ve deposu kontrol altına alınmıştı.

Ek binadan çıktık. Merdivenlerden inip ana binaya doğru ilerlerken müdüriyet binasına göz ucuyla baktığımda pencerede bir karartı gördüm. Aldırmadan devam ettim. Her karartıya dönüp bakmayacak kadar çok zombi öldürmüştüm.

İlerledik.

Ana binanın merdivenleri otlarla dolmuş, sarmaşıklar sütunlardan yukarı çıkmaya başlamıştı. Büyük ahşap kapı çürümüştü.

018a

Yanımdaki arkadaşım arkamı kollarken ben kapıyı itip içeri girdim ama koku beni dışarı fırlattı. Ne olursa olsun insan çürümüş ceset, toz ve zombilerden sızan sıvılardan oluşan karışıma alışamıyordu. Visk kremini cebimden çıkardım, önce arkadaşıma verdim. Burun deliklerinin altına sürdü. Aynısını ben de yaptım.

Birbirimize baktık, tam cesaretimizi toplayıp içeri girecekken yardım isteyen bir ses duyduk. Arkamızdan, müdüriyet binasından geliyordu ses.

Koşarak merdivenlerden indik. Kremin keskin kokusu öksürmeme neden oldu.  Ama durmadım.

Dört yıl içinde yardım çağrılarına anında cevap vermeyi görev edinmiştim.

Önde arkadaşım arkada ben müdüriyet binasının dar merdivenlerinden çıktık. Son merdivene adımızı attığımızda kapı açıldı.

İçeri girdik.

Delirmiş gözleri, çatlamış dudakları ile bir kadın karşıladı bizi. Eli yüzü kir içindeydi. Kim bilir ne kadar zamandır burada yalnız kalmış, korkulu günler geçirmişti.

“Sizi kurtarmaya ve müzenin güvenliğini sağlamaya geldik” dedim. Gözleri parladı. En son ne zaman iyi bir haber almıştı?

Arkadaşım “Kaç gündür buradasınız,” diye sordu.

Aklını toparlamasını beklerken mataramı uzattım. Aç bir kurt dibi uzandı ve iştahla suyu içti.

“Burada, ofiste yaklaşık üç haftadır kalıyorum. Müzenin müdürüydüm. Sakin bir gündü.” Susuzluğu lafını böldü ve büyük bir yudum daha içti.

“Önce turistler geldi. Kapıya saldırdılar. Neredeyse yarım saat içinde tüm müzeyi ele geçirdiler. Ben o sırada kütüphanede toplantıdaydım. Çığlıkları duyunca müdür yardımcısı ve silahsız iki güvenlik görevlisiyle neler olduğunu öğrenmek için bahçeye çıkmak istedik ama karmaşa ve korku bizi engelledi. Uzman arkadaşlarımızın bizim bulunduğumuz yere gelmeye çalışırken diri diri yenildiklerini gördük. Salonların bir tanesi ilkokul öğrencilerinin eğitim etkinliklerine ayrılmıştı.  Bunu her zaman desteklemiştim.

Uzman arkadaşların büyük çoğunluğu, özellikle de emekli olmak üzere olanların karşı çıkmalarına rağmen. O çocukları kurtarmalıydık. Benim sorumluluğum altındaydılar. Yeni atanmış, isimlerini bile şimdi unuttuğum iki genç arkadaşı çocuklara yardım etmek için gönderdim ama geri dönmediler. Kapana kısılmıştık.  Su ihtiyacımızı bir şekilde karşılayabilirdik. Müzede işleyen tek tuvaletler ofislerimizin bulunduğu yerdeydi ama açlık daha büyük sorun olacaktı. O korkunç yaratıklar da her yerdeydi. Camları kırmaya çalışıyor içeri girmek istiyorlardı. Camlar dayanamadı.  Üç kişi bir odaya sığındık. Ne suyumuz ne de yiyeceğimiz vardı. Bir kaç gün bekledik. Gidebilecek hiçbir yer yoktu. Neler olduğunu bilmiyorduk. Durumun ciddiyetinden habersizdik. Müdürlükten ya da valilikten yardım bekledik. Gelmedi. Hem ne zaman yardım etmişlerdi ki. O odada kendi pisliğimiz içinde aç ve susuz dayanabildiğimiz kadar dayandık. Saksılardaki bitkileri yedik. Üçüncü günde yan binanın penceresinden ateş edildiğini duyduk. Bu, yalnız olmadığımızın işaretiydi. Tüm canavarlar o pencerenin altında toplandı.  Sonra üzerlerine alev topları atıldı. Yarısından fazlası yandı ama alev öldürmüyordu. Sadece daha da vahşi ve canavar bir görüntü veriyordu. Burada ölecektik. Yöntemleri işe yaramayınca penceredekiler de mücadele etmekten vazgeçtiler. Arkadaşımdan biri etrafı kolaçan etmek istediğini söyledi. Yaşlıydı. Emekli olacaktı. Oğlu daha yeni evlenmişti. Torununu seveceği günleri bekliyordu. İyi ve dürüst bir müzeciydi. Ona karşı çıktım. Gitme, dedim. İkna edemedim. Odadan çıktı. Ben de içimden saymaya başladım. 120’ye geldiğimde çığlıklarını duydum.”

Müdüre hanım anlattıkça merakım artıyordu.

Kendisi nasıl hayatta kalabilmişti?

“Dördüncü günün gece yarısında koridordan sesler duyduk. Canavarlar gibi sarsak adımlar değildi. Dikkatli yürüyen bir insan bize doğru geliyordu. Kapı açıldığında müze dükkanı sorumlusu olduğunu gördük. Onu izlememizi söyledi. Düşünmeden peşine takıldık. Elinde Roma Dönemi’ne ait kılıcın kopyası vardı ve üzeri kanla kaplıydı. Müzeye gelir sağlayan ve çoğumuz tarafından başlarda müzede olmasını hoş görmediğimiz oyuncaklar hayatımızı kurtarmıştı.”

Bir yudum daha su içerken ben de buraya nasıl geldiğini ve neden yalnız kaldığını iyice merak etmeye başlamıştım.

“Hızla ara koridorlardan, kütüphaneden ve ana binaya bağlanan sergi salonundan geçtik. Vitrinler devrilmişti. İlk o an ağladığımı hatırlıyorum. Binlerce yıllık tarihimiz yerle bir olmuştu.” Gözyaşları sözlerini kesti. Kendisini toparladıktan sonra salgından kendi payına düşen hikayeyi anlatmaya devam etti.

“Sonunda son yıllarda açılan ana binadaki kafe alanına ulaştık. Dört kişilik bir grup vardı. Bunlardan iki tanesi İngiliz turist, biri kafe personeli, diğeri de silahlı güvenlik görevlilerimizden biriydi. Bize yiyecek verdiler. Bir kez daha müzenin geçirdiği yenilik hayatımızı kurtarıyordu. Önceleri bahçesi bile kullanılmayan müzenin artık yeni kafesi vardı ve biz günler sonra kafede satılan kekleri ve kurabiyeleri iştahla yedik. Gün doğduğunda, orada daha fazla kalamayacağımız karar verdik. Hayatta kalmalıydım.   Aileme   ulaşmalıydım. Onlarla birlikte müzeyi terk ettim. İçim rahat değildi ama burada yalnız da kalamazdım. Ortalık yatışana kadar kendimi güvende tutmalıydım.”

Heyecanla müdür hanımı dinliyorduk.

“Evime ulaşamadım. Sevdiklerimi bir daha göremedim ama şansım yaver gitti. Hep iyi insanlarla karşılaştım. Onların yanında güveni yıllar geçirdim. Üç hafta önce de buraya, müzeme geri geldim. Ne de olsa hala buranın müdürüyüm.”

Demiştim ya. Bu ülkede müzeci olmak, hayatta kalma uzmanı olmak demekti.

Müzenin güvenliğini sağladıktan sonra merkeze durum hakkında rapor ilettik. Bize çalışmaya başlamamız gerektiğini ve malzemelerin ulaştırılacağını haber verdiler. Salgından önceki iş hayatımda binlerce kez duyduğum sözlerdi bunlar. İşimizi iyi yapmak için malzeme istediğimizde bu istekler ya hiç ya da eksik olarak yerine getirilirdi. Bu beni sinir ederdi. Ama Toma’dan bozma aracın çevresindeki herkes devletin bu sözü yerine getireceğinden emindi. Çünkü işimiz sadece onlara bağlı değildi. Daha önce de altını çizdiğim gibi, yardımları almak için kültür varlıklarına önem vermek zorundaydılar.

Geceyi müdür hanımla birlikte müdüriyet ofisinin bulunduğu binada geçirdik. Gece sessiz ve sakindi. Bir kaç zombiyi bıçakla öldürdük.

Ertesi gün erken saatlerde bir kamyon dolusu malzeme müzeye getirildi. Depolama ve taşımada kullanacağımız kutular ve asitsiz kağıtlar. El terminalleri, yazıcı, dizüstü bilgisayarı ve dijital fotoğraf makineleri.

Depolama ve taşıma prosedürleri en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve ne tür nesneleri hangi şartlarda paketleyeceğimiz anlatılmıştı. Benim ilgimi dizüstü bilgisayarda kurulu olarak gelen envanter programı çekmişti. Bir nesnenin sahip olduğu tüm bilgilerin girilmesine olanak veriyordu.  Bu bizim için olması gereken bir uygulamaydı ama müzelerde önem verilmezdi. Hangi müzenin envanterleri tam olarak sayısallaştırılmıştı ki?

Ben program ara yüzünü incelerken akademisyen olan arkadaşımız işimizin ne kadar zor olduğunu söyledi. Haklıydı. Eğer koleksiyonlarımız sayısal ortama aktarılmış ve barkot sistemi ile numaralandırılmış olsaydı işimiz çok daha kolay olurdu. Şimdi her şeye en baştan başlayacaktık. Bu aslında daha iyi olacaktı. El yordamıyla yapılan işi uluslararası standartlara göre yeniden ele alacaktık. Böylece koleksiyonlarımız, hayat normale döndüğünde ait oldukları topluma yakın olacaklardı.

İşe nereden başlayacağımızı tartışırken Indiana Jones kılıklı bir zombinin sarsak adımlarla bize yaklaştığını gördük. Bana bırakın dedim. Hızla ona doğru yürürken kemerimdeki kamayı çıkardım ve zombinin aptal şapkasının tepesinden kafatasına sapladım. Çıkan ses sinirlerimi yatıştırdı. Bu ülkede müzeci olmak, hayatta kalma uzmanı olmak demekti. İşinizi iyi yaptığınız sürece…

019a

Fotoğraflar: Çağlar Çakmak

Hakkında Cihan Çolak

2002 yılında İÜ Arkeoloji Bölümü, 2009 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Müzecilik Yüksek Lisans bölümünden "Üniversite Müzeleri" teziyle mezun oldum. Üç sene aynı bölümde Araştırma Görevlisi olarak çalıştıktan sonra 2010 yılında İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü Sağlık Müzesi proje ekibine dahil oldum. 2013 yılında Cerrahpaşa Tıp Tarihi Müzesi envanter projesinde görev aldım. Ocak 2014 tarihinden beri de İleri Yayınlarında araştırmacı olarak çalışmaktayım. Müze-Teknoloji, müzelerin internette temsili, envanter sistemi oluşturma ve sayısal koleksiyon yönetimi alanlarında çalışmalarda bulunmaktayım.

Bir yorum

  1. Yaklaşık 22 yıldır çok eski makine ve mekanizmaların minyatür çalışan model ve replikalarını yapmaktayım.Yaşım 55 ve meslek lisesi makine bölümü mezunuyum.Emekliyim.2010 yılında Ankara Rahmi M.Koç sanayi müzesinin daveti üzerine evimde bulunan atölyemi müzeye taşıyarak çalışmalarıma burada devam etmekteyim.Müze ile herhangi bir bağım yok,müze çalışanı değilim.
    Sanırım atölyem hem çalışmalarımı devam ettirmem hemde çalışırken ziyaretçilere açık olmasıyla yaşayan bir müze ve atölye olayı hak ediyor.Yaptığım eski makine model ve replikalarımın (son 2 yıldır eski kule saatlerini çalışır olarak modellemekteyim) videolarını aşağıya yazdığım adreste izleyebilirsiniz.
    İyi çalışmalar diler,saygılar sunarım.
    Ersan Doğan

Yanıt ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.İşaretli alanları doldurmak zorunludur *

*

Yukarıya çık